Ev  /   SİNEMADA KOVİDDEN DAHA TEHLİKELİ BİR VİRÜS!

SİNEMADA KOVİDDEN DAHA TEHLİKELİ BİR VİRÜS!

Kovidden çok daha tehlikeli bir virüs sinemamızı tehdit ediyor. Bu virüse karşı yapılması gereken ise maskeleri çıkarıp sinema adına açık yüreklilikle konuşmak bu gidişe karşı çıkmak…


Dünya büyük bir salgınla mücadele ediyor. Üstelik öyle bir salgın ki etkilenmeyen insan, sektör neredeyse yok. Bu salgından en çok etkilenen sektörlerden biri de sinema. Hem çekim koşulları hem de çekilen filmlerin seyirci ile buluşması noktasında ciddi sıkıntılar söz konusu. Birçok sinema salonu mart ayının ikinci yarısından itibaren kapalı. Salon yasakları kalkıp çeşitli tedbirlerle sinemalar açılmış olsa da fiiliyatta salonlar aslında açılmış değil. Bu durum özellikle ana akım sinema bandını ciddi anlamda etkilemiş görünüyor. Özetle sinema virüs temelli olarak tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sıkıntılı bir süreçte.

Fakat Kovid virüsünden çok daha tehlikeli bir virüs sinemamızı içten içe kemiriyor. Bu virüs sanat sineması dediğimiz ve daha çok festivaller üzerinden yürüyen sinema bandında kendisini gösteren bir virüs. Ve sinemamız için kesinlikle Kovid virüsünden kat be kat daha tehlikeli. Zira festivaller pandemi dönemine kendilerince çeşitli çözümler geliştirmiş durumda. Çevrimiçi gösterimler, sınırlandırılmış oturma planları ve açık hava gösterimleri ile bir şekilde yapılıyorlar. Zaten sınırlı sayıda seyirciye hitap eden festival filmleri, kendi sınırlarında seyircisiyle bir şekilde buluşmaya devam ediyor. Oysa bahsini ettiğimiz virüs tam anlamıyla sinemamızın kalbine yerleşmiş durumda, hiçbir belirti göstermeden sinemamızı her geçen gün biraz daha zayıflatıyor.

Sanat filmleri bandında kendini gösteren taşeron zihinlerden festival mantalitelerine, ona paralel sinemayı yazdıklarını düşünen fakat aslında filmin ne olduğundan habersiz konfor alanlarını genişletmenin derdindeki kalemlere, oradan festival jürilerine sirayet eden habis bir virüs bu. Ontolojik olarak hakikati yitiren ve bu yitikle oluşan boşluğa epistemik güvenlik alanları inşa ederek çözüm bulmaya çalışan kolektif bir hareketin ürünü bu virüs. Bu yolda kimlik, cinsiyet ve çevre meselelerini kendi varlıklarından koparan, deforme eden entübe zihinlerden yeryüzündeki bütün medeniyet coğrafyalarına, kültür havzalarına, sanat alanlarına yayılan bir virüs. Bu virüse dair cümle kurduğunuzda komploculukla, gericilikle suçlanmanız pek olası üstelik.

Yazdıklarım soyut gelmiş olabilir. O halde örnekler üzerinden konuyu somutlaştıralım. Ümit Ünal’ın Aşk, Büyü Vs. filmi İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale ödülü dâhil olmak üzere yarıştığı birçok festivalde ödülle döndü. Yine Bilmemek adında bir film, ülkemizde yapılan  festivallerde finalist olarak karşımıza çıktı ve Adana ve Ankara gibi festivallerde büyük ödüller ile ödüllendirildi. (Yarıştıkları festivallerde bu iki filmden teknik, biçimsel ve anlatı anlamında daha iyi filmler olduğu halde) Nedir bu iki filmin özelliği peki? İkisinin de filmin merkezine cinsiyet meselesini koymuş olması. Peşinen geri kafalılıkla, yobazlıkla suçlanmış olabilirim. Bunları göze alarak sinema adına karşı çıkışımı sürdüreceğim. Çünkü ben gerçekliğe değil hakikate inanan biriyim ve sinemanın hakikatin ışımalarına müsait bir sanat olduğunu kanaatindeyim. İnsanlığa sanat üzerinden bulaştırılan, varoluş ufku olarak dayatılan politik konuların sinemadan başlayarak her şeyi güdükleştirdiğini, insanı entübe bir zihnin mahkûmu ettiğini düşünenlerdenim. Bu karşı çıkışla asla yönetmenler insanlığın sorunlarına sağır olsun, demiyorum. Kendi fantazmalarının peşinden soyut, tenzih ile teşbih arasında asılı kalmış modernist filmler ortaya koysun hiç demiyorum. Tabii ki bir yönetmen, cinsiyet meselelerini, kimlik sorunlarını, çevre konularını filmlerinin merkezine alabilir. Ama bunu yaparken sinemanın teknik ve biçim anlamında dilinden ödün vermemeli, konunun politik katmandaki içeriğine yaslanarak ödülü garanti etme kolaycılığına düşmemelidir. Buna yönetmen tenezzül etmemeli, aynı şekilde ülke sinemasına yön veren festival otoriteleri, yazarlar, sinema ilgilileri de bu kolaycılığa pabuç bırakmamalıdır.

 Theo Angelopoulos da sınırda olma hali, mültecilik gibi politik konuları filmlerinin merkezine koyan bir yönetmendi. Ne var ki bunu yaparken kullandığı dil, konunun soyutlanmasına, gerçekliği aşan bir düzlemde daha derinden hissedilmesine yol açtı, açıyor. Aynı zamanda film diline yeni açılımlar getiren, sinemanın anlatı imkânlarını genişleten bir yönetmen Angelopoulos. Seçtikleri insani konular ve ortaya koyduğu teknik olgunluk ve biçimsel yenilikle sinemanın büyük form olmasına katkı sunan tek yönetmen de değil üstelik. Benzer şeyi başaran birçok yönetmen daha var.

Sinema çevreleri bir taraftan çok daha somut bir virüsle uğraşırken bu soyut ama kesinlikle sinemamız adına daha tehlikeli olan virüse karşı dikkatli olmalı. Zira bu virüs maske ve mesafe gibi basit çözümlerle etkisini kaybedecek, bulaşıcılığını yitirecek bir virüs değil. Bu virüsle gerçek anlamda mücadele için sinema çevrelerinin konforları ve maddi çıkarları için taktıkları her türlü maskeyi çıkarmaları gerekli. Sinemayı bir sanat olarak benimseyen, ülkemizde gerçek anlamda bir sinemanın, olgun bir film dilinin gelişmesini düşünen, kafa yoran, dert çeken herkes bu konuda elini taşın altına koymalı ve karşı çıkışını açık yüreklilikle haykırmalı.





0
1587033901873132_840_560
0
2744172
0804468
bbb